AB Makine Tüzüğü ve Sanayi Şirketlerinde İmalatçı Sıfatı
Avrupa Birliği’nin 2023/1230 sayılı Makine Tüzüğü, 20 Ocak 2027 tarihinden itibaren 2006/42/AT sayılı Makine Direktifi‘nin yerini alıyor. Uygulamada Makine Yönetmeliği (AB) 2023/1230 ya da Yeni Makine Regülasyonu olarak da anılan bu düzenlemenin Türk sanayi şirketleri bakımından en önemli sonucu, getirdiği yeni teknik gerekliliklerden çok, imalatçı sıfatının kime ait olacağını açık kurallara bağlamasıdır.
Bir üretim hattının hızlandırılması, mevcut bir makineye robot hücresi eklenmesi, farklı tedarikçilerden alınan ekipmanların tek bir hatta birleştirilmesi ya da üretilen makinenin AB’deki bir müşterinin markasıyla satılması, çoğu şirkette olağan bir yatırım veya ticari tercih olarak görülmektedir. Oysa Tüzük’ün kurgusunda bu işlemlerin bir kısmı, işlemi gerçekleştiren şirketi makinenin imalatçısı konumuna getirmektedir. Bu sıfat, uygunluk değerlendirmesinden teknik dosyaya ve en az on yıllık belge saklama yükümlülüğüne uzanan idari yükümlülükleri, AB’nin yeni ürün sorumluluğu rejimiyle birlikte tazminat sorumluluğunu da o şirkete yöneltmektedir.
Yazımızda, Türk sanayicisinin bugüne kadar rutin modernizasyon ya da tedarik faaliyeti olarak gördüğü işlemlerden hangilerinin 2027 sonrasında beklenmeyen bir imalatçı sorumluluğu doğurabileceği, Tüzük’ün uygulama alanı ve Türk hukukundaki karşılıklarıyla birlikte değerlendirilmektedir.
I. Tüzük’ün Türk Şirketleri Bakımından Uygulama Alanı
Makine Tüzüğü, üye devletlerin iç hukuka aktarmasını gerektiren bir direktif değil, AB’nin tamamında doğrudan uygulanan bir tüzüktür. 19 Temmuz 2023 tarihinde yürürlüğe giren Tüzük, kural olarak 20 Ocak 2027 tarihinden itibaren uygulanacaktır. Geçiş hükmü uyarınca bu tarihten önce Direktif’e uygun olarak piyasaya arz edilmiş makinelerin piyasada bulundurulması engellenemeyecek, Direktif kapsamında düzenlenmiş AT tip incelemesi belgeleri de süreleri doluncaya kadar geçerli kalacaktır. Üye devletler, ihlallere uygulanacak ve ağır ihlallerde cezai nitelik de taşıyabilecek yaptırım kurallarını en geç 20 Ekim 2026 tarihine kadar Avrupa Komisyonu’na bildirmekle yükümlü tutulmuştur.
Tüzük’ün uygulanmasında belirleyici olan, makinenin AB pazarında piyasaya arz edilmesi ya da AB’de ilk kez kullanılmak üzere hizmete sunulmasıdır. Bu nedenle Tüzük’ün Türk şirketlerine etkisi tek bir kurala bağlanamamakta, şirketin tedarik zincirindeki konumuna göre dört farklı durum ortaya çıkmaktadır.
AB’ye makine ihraç eden Türk üreticisine Tüzük doğrudan uygulanmaktadır. 20 Ocak 2027 tarihinden sonra AB pazarına ilk kez arz edilecek her makine için uygunluk değerlendirmesi, teknik dosya ve AB uygunluk beyanı Tüzük’e göre hazırlanacaktır. Esas alınan tarih üretim tarihi değil piyasaya arz tarihi olduğundan, stokta bekleyen ve bu tarihten sonra sevk edilecek ürünler de aynı kurala tabidir.
AB’deki bir tesiste hat kuran, mevcut bir makineyi sahada yenileyen veya devreye alma hizmeti veren Türk entegratör ve servis şirketleri de Tüzük’ün muhatapları arasındadır. Aşağıda açıklandığı üzere bu şirketlerin AB’deki faaliyeti, yapılan işin niteliğine göre kendilerini makine grubunun ya da değiştirilen makinenin imalatçısı konumuna getirebilmektedir.
Türkiye’de kendi üretim hattında değişiklik yapan fabrikalar için tablo farklıdır. Bu yazının kaleme alındığı Ekim 2026 itibarıyla Türkiye’de 2006/42/AT sayılı Direktif esas alınarak hazırlanan Makina Emniyeti Yönetmeliği yürürlüktedir ve bu Yönetmelik 7223 sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu çerçevesinde uygulanmaktadır. Ne var ki mevcut Yönetmelik de bu fabrikalar için boş bir alan bırakmamaktadır. Yönetmelik’in 4. maddesi makineyi kendi kullanımı için imal eden kişiyi imalatçı saymakta, aynı sonucu elde etmek üzere bir bütün halinde çalışacak şekilde düzenlenen ve kumanda edilen makine topluluklarını da makine kavramına dahil etmektedir. Dolayısıyla Türkiye’deki bir fabrikanın kendi kullanımı için yeni bir hat kurması bugün de imalatçı yükümlülüklerini gündeme getirebilmektedir. Tüzük’ün mevcut makinelerde yapılan değişiklikleri açık ölçütlere bağlayan esaslı değişiklik rejimi ise Gümrük Birliği kapsamındaki ulusal uyum düzenlemesiyle birlikte Türk hukukunun da parçası haline gelecektir.
Bu geçiş döneminde mevcut hatlardaki değişikliklerin hukuki değerlendirmesi ağırlıklı olarak 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve bu Kanun’a dayanılarak çıkarılan yönetmelikler üzerinden yapılmaktadır. İş Ekipmanlarının Kullanımında Sağlık ve Güvenlik Şartları Yönetmeliği‘nin 5. maddesi işverene, iş ekipmanının çalışanlara sağlık ve güvenlik yönünden zarar vermemesi için gerekli tüm tedbirleri alma ve ekipmanın kullanımının ek bir tehlike oluşturmamasına dikkat etme yükümlülüğü yüklemektedir. Aynı Yönetmelik’in 7. maddesi, arızaya yol açabilecek etkilere maruz kalan iş ekipmanının, çalışma şeklinde değişiklikler gibi güvenliği bozabilecek durumların ardından periyodik kontrol yapmaya yetkili kişilerce kontrol edilmesini öngörmektedir. İş Sağlığı ve Güvenliği Risk Değerlendirmesi Yönetmeliği‘nin 12. maddesi de kullanılan ekipmanlarda ve üretim yönteminde meydana gelen değişiklikleri, risk değerlendirmesinin tamamen veya kısmen yenilenmesini gerektiren haller arasında saymaktadır.
Türk hukuku bir hatta yapılan değişikliği bugün de işverenin yeniden değerlendirmesi gereken bir olay olarak kabul etmekte, ancak bu değerlendirmenin hangi ölçütlere göre yapılacağını ayrıntılı biçimde düzenlememektedir. Kanaatimizce bir iş kazasının ardından yapılacak bilirkişi incelemelerinde, AB’deki yeni standardı belirleyen Tüzük’ün esaslı değişiklik ölçütlerinin bu boşluğu doldurmak üzere dikkate alınması güçlü bir ihtimaldir. Ulusal düzenlemeyi beklemeden Tüzük standardının esas alınması bu nedenle Türkiye’deki fabrikalar için ihtiyatlı bir yaklaşımdır. Uygunluk değerlendirmesinden geçmemiş makinelerin kurulmasının mevcut hukuktaki sonuçları CE uygunluk belgesine ilişkin yazımızda, işverenin genel yükümlülükleri ise iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin yazımızda ele alınmıştır.
AB’de yerleşik bir grubun Türkiye’deki iştiraki olarak faaliyet gösteren yabancı sermayeli şirketlerde 7223 sayılı Kanun’un 11. maddesi ayrı bir önem taşımaktadır. Bu hüküm uyarınca ürünü kendi adı veya ticari markası altında piyasaya arz eden ya da piyasadaki ürünü uygunluğunu etkileyecek biçimde değiştiren ithalatçı ve dağıtıcı, Türk hukukunda imalatçı sayılmaktadır. Grup şirketinden ithal ettiği makineyi kendi markasıyla satan ya da bu nitelikte bir değişikliğe tabi tutan iştirak, bu nedenle imalatçı konumuna geçebilmektedir. Ulusal mevzuat yenileninceye kadar Tüzük’e göre belgelendirilerek Türkiye’ye getirilen makinelerin yürürlükteki Yönetmelik bakımından yeterliliği de bu şirketler için müstakil bir uyum başlığıdır.
II. Esaslı Değişiklik Kavramının Unsurları ve Sınırları
Tüzük’ün 3. maddesinin 18. bendi imalatçıyı, makineyi imal eden ya da tasarlatan veya imal ettiren ve bu ürünü kendi adı veya ticari markası altında piyasaya arz eden ya da kendi kullanımı için hizmete sunan gerçek veya tüzel kişi olarak tanımlamaktadır. Mevcut bir makine üzerinde işlem yapan kişinin bu sıfatı hangi hallerde kazanacağı ise esaslı değişiklik kavramına bağlanmıştır.
Tüzük’ün 3. maddesinin 16. bendi esaslı değişikliği, makinenin piyasaya arzından veya hizmete sunulmasından sonra fiziksel ya da dijital yollarla yapılan, imalatçı tarafından öngörülmemiş veya planlanmamış olan ve yeni bir tehlike yaratarak ya da mevcut bir riski artırarak güvenliği etkileyen değişiklik olarak tanımlamaktadır. Değişikliğin esaslı sayılması için ayrıca bu tehlikenin veya risk artışının iki tedbirden birini gerektirmesi aranmaktadır. Bunlardan ilki, devreye alınabilmesi için mevcut güvenlik kumanda sisteminde değişiklik yapılmasını gerektiren koruyucuların veya koruma tertibatlarının eklenmesidir. İkincisi, makinenin dengesini veya mekanik dayanımını sağlamaya yönelik ilave koruyucu tedbirlerin alınmasıdır.
Tanımın unsurları birlikte okunduğunda her değişikliğin esaslı sayılmadığı açıkça görülmektedir. Tüzük’ün gerekçesinin 26. paragrafı, makinenin uygunluğunu etkilemeyen onarım ve bakım işlemlerini kapsam dışında tutmaktadır. İmalatçının risk değerlendirmesinde öngördüğü değişiklikler de tanımın dışında kalmakta, gerekçenin 32. paragrafı imalatçıdan makinenin piyasaya arzı sırasında öngörülen yazılım güncellemelerini risk değerlendirmesine dahil etmesini beklemektedir. Türk mevzuatında da benzer bir yaklaşımla, orijinal makinenin imalatçısı tarafından özdeş aksamları değiştirmek üzere tedarik edilen emniyet aksamları Makina Emniyeti Yönetmeliği’nin 2. maddesiyle kapsam dışında bırakılmıştır.
Esaslı değişikliğin hukuki sonucu Tüzük’ün 18. maddesinde düzenlenmektedir. Değişikliği yapan gerçek veya tüzel kişi Tüzük uyarınca imalatçı sayılmakta, 10. maddedeki imalatçı yükümlülüklerine tabi olmakta ve makinenin uygunluğunu kendi sorumluluğunda beyan ederek 25. maddede öngörülen uygunluk değerlendirme prosedürünü uygulamakla yükümlü tutulmaktadır. Risk değerlendirmesine göre değişiklik bir makine grubunu oluşturan makinelerden yalnızca birinin güvenliğini etkiliyorsa, yükümlülükler yalnızca etkilenen makine bakımından doğmaktadır. Kendi kullanımı için esaslı değişiklik yapan profesyonel olmayan kullanıcılar imalatçı sayılmamakta, ancak bu istisnanın sanayi işletmelerine uygulanma imkânı bulunmamaktadır.
Tanım ilk bakışta dar görünmektedir. Risk artıran her değişiklik değil, yalnızca güvenlik kumanda sistemine dokunmayı ya da denge veya dayanım için ilave tedbir almayı gerektiren değişiklikler esaslı sayılmaktadır. Kanaatimizce bu dar görünüm uygulamada yanıltıcıdır. Günümüz üretim hatlarında ışık perdeleri, kilitli koruyucu kapılar, alan tarayıcılar ve acil durdurma devreleri gibi koruma tertibatlarının neredeyse tamamı güvenlik kumanda sistemine bağlıdır. Yeni bir koruyucu tedbir gerektiren değişikliklerin önemli bir bölümü de bu yüzden fiilen kumanda sisteminde değişiklik yapılmasını gerektirmekte ve tanımın ilk bendine girmektedir.
Bir değişikliğin esaslı olmadığı yönündeki değerlendirme en güçlü biçimde, değişiklikten önce yapılan ve yazılı olarak kayıt altına alınan bir risk değerlendirmesiyle savunulabilir. Bir kazanın ardından geriye dönük olarak kurulan gerekçeler, ne piyasa gözetim makamları ne de bilirkişi incelemeleri karşısında aynı ağırlığı taşımaktadır.
III. Olağan Görülen ve İmalatçı Sıfatı Doğurabilen İşlemler
Esaslı değişiklik kavramının pratikteki karşılığı, şirketlerin teknik birimlerinde gündelik kararlarla şekillenen işlemlerde ortaya çıkmaktadır. Aşağıdaki durumlar, sanayi şirketlerinin olağan yatırım veya verimlilik faaliyeti olarak gördüğü, ancak Tüzük’e göre imalatçı sıfatı doğurma potansiyeli taşıyan başlıca işlemlerdir.
Hat Hızının ve Kapasitenin Artırılması
Verimlilik amacıyla hat hızının veya çevrim süresinin artırılması çoğu zaman bir yazılım parametresinin değiştirilmesinden ibaret görülmektedir. Oysa hızın artması hareketli aksamların durma süresini ve durma mesafesini uzatmakta, ışık perdeleri ve koruyucular için hesaplanmış güvenlik mesafelerini yetersiz hale getirebilmektedir. Mevcut koruma tertibatları yeni hızda da yeterli kalıyorsa değişiklik esaslı sayılmayacaktır. Yeni hızda güvenlik kumanda sistemine bağlanacak ilave koruma tertibatlarına ihtiyaç duyuluyorsa, tek bir parametre değişikliği şirketi değiştirilen makinenin imalatçısı konumuna getirebilecektir. İmalatçının öngördüğü hız aralığının dışına çıkan her kapasite artışından önce ayrı bir risk değerlendirmesi yapılması, hem uyum hem de ispat bakımından vazgeçilmez bir adımdır.
Yazılım ve Parametre Değişiklikleri
Tanımın dijital yolla yapılan değişiklikleri açıkça kapsaması, yazılımı Tüzük’ün merkezine taşımaktadır. Burada belirleyici ayrım, değişikliğin kaynağıdır. İmalatçı tarafından sağlanan ve risk değerlendirmesinde öngörülmüş bir güncelleme imalatçının sorumluluk alanında kalmaktadır. Buna karşılık bir sistem entegratörünün ya da işletmenin kendi teknik ekibinin güvenlikle ilgili parametreleri yeniden programlaması, imalatçının öngörmediği bir değişiklik niteliği taşıyabilmektedir. Tüzük’ün Ek III’ü, güvenlik yazılımına veya yapılandırmasına yönelik meşru ya da meşru olmayan müdahalelerin kanıtlarının toplanmasını ve piyasaya arzdan sonra yüklenen güvenlik yazılımı sürümlerine ilişkin kayıtların yüklemeden itibaren beş yıla kadar erişilebilir tutulmasını öngörmektedir. Bu kayıtlar yalnızca yetkili ulusal makamın gerekçeli talebi üzerine uygunluğun gösterilmesi amacıyla tutulsa da, bir kazanın ardından değişikliğin kimden kaynaklandığının tespitinde önemli bir olgusal zemin oluşturacaktır.
Mevcut Makineye Yeni Ünite veya Robot Hücresi Eklenmesi
Bir baskı ya da ambalaj hattına yeni bir besleme ünitesinin, bir prese robotlu yükleme hücresinin ya da bir paketleme makinesine otomatik paletleme biriminin eklenmesi, çoğunlukla yeni tehlikeler yaratmakta ve mevcut koruma sisteminin genişletilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu tür eklemeler güvenlik kumanda sisteminin de yeniden kurgulanmasını gerektirdiğinden esaslı değişikliğin tipik örneklerini oluşturmaktadır. Yatırım teşvik belgesi kapsamında edinilmiş makinelerde aynı değişiklik, teşvik mevzuatı yönünden de ayrıca değerlendirilmesi gereken bir işlemdir. Belge eki listede yer alan makinenin teknik niteliklerinin değişmesinin denetimlerde doğurabileceği sonuçlar yatırım teşvik belgelerinin iptali risklerine ilişkin yazımızda incelenmiştir.
Farklı İmalatçılara Ait Makinelerin Tek Hatta Birleştirilmesi
Tüzük, birlikte çalışacak şekilde düzenlenen ve kumanda edilen, bir bütün olarak işleyen makine topluluklarını da makine kavramına dahil etmektedir. Her biri ayrı ayrı CE işareti taşıyan makinelerin ortak bir kumanda sistemiyle tek bir hatta bağlanması, hukuken yeni bir makinenin ortaya çıkması anlamına gelebilmekte ve bu bütünün imalatçısı kural olarak entegrasyonu üstlenen kişi olmaktadır. Tüzük’ün 11. maddesi ise hatta yer alan ve tek başına belirli bir işlevi yerine getiremeyen kısmen tamamlanmış makinelerin imalatçısına AB montaj beyanı düzenleme ve montaj talimatı sağlama yükümlülüğü yüklemektedir. Uygulamada en sık karşılaşılan sorun, her tedarikçinin yalnızca kendi ekipmanının uygunluğunu üstlendiği ve hattın bütünü için hiç kimsenin imalatçı sıfatını taşımadığı projelerde ortaya çıkmaktadır. Bir kaza halinde bu boşluk, genellikle hattı kuran ve işleten şirketin aleyhine sonuçlanmaktadır.
Hattın Taşınması ve Yeniden Kurulması
Bir üretim hattının olduğu gibi yeni bir tesise taşınması, tek başına makineye yönelik bir değişiklik içermediğinden kural olarak esaslı değişiklik niteliği taşımamaktadır. Ancak taşıma sırasında hattın yerleşimi, makineler arasındaki bağlantılar ya da ortak kumanda yapısı değiştiriliyorsa, ortaya çıkan düzen yeni bir makine grubu niteliği kazanabilmektedir. Türk hukukunda da işyerinin taşınması ve binalarda değişiklik yapılması, Risk Değerlendirmesi Yönetmeliği’nin 12. maddesi uyarınca risk değerlendirmesinin yenilenmesini gerektiren haller arasında yer almaktadır. Tesis birleştirmeleri ve kapasite taşımaları sırasında bu ayrımların gözden kaçırılması, sonradan iş sağlığı ve güvenliği denetimlerinde ve sigorta taleplerinde ciddi sorunlara yol açabilmektedir.
Onarım ve Muadil Parça Kullanımı
Arızalanan bir parçanın özdeşiyle değiştirilmesi, makinenin uygunluğunu etkilemediği sürece onarım niteliğindedir. Buna karşılık bir güvenlik bileşeninin farklı performans seviyesine sahip bir muadiliyle değiştirilmesi, tedarik sorunlarının yaşandığı dönemlerde sıkça başvurulan bir çözümdür ve güvenlik fonksiyonunu etkiliyorsa esaslı değişiklik tartışmasını beraberinde getirmektedir. Bakım sözleşmelerinde muadil parça kullanımının hangi koşullarda ve kimin onayıyla yapılabileceğinin düzenlenmesi bu nedenle önem kazanmaktadır.
IV. Marka, Rol Değişimi ve Sözleşmesel Taahhüdün Sınırı
Tüzük’ün 17. maddesi uyarınca ithalatçı veya dağıtıcı, ürünü kendi adı ya da markası altında piyasaya arz ettiğinde veya piyasadaki ürünü uygunluğunu etkileyebilecek şekilde değiştirdiğinde imalatçı sayılmaktadır. Aynı yaklaşım 7223 sayılı Kanun’un 11. maddesinde de benimsenmiştir. Türk hukuku bir adım daha ileri giderek, imalatçının, yetkili temsilcinin ve ithalatçının belirlenemediği hallerde, yetkili kuruluşun bildiriminin tebliğinden itibaren on iş günü içinde bunları ya da bir önceki tedarikçiyi bildirmeyen dağıtıcıyı da imalatçı saymaktadır. Bu kural tazminat taleplerinde de geçerli olup bu halde süre, zarar görenin talebinin tebliğiyle işlemeye başlamaktadır.
Türk üreticisinin ürettiği makinenin AB’deki müşterisinin markasıyla satılması halinde, yukarıda değinilen tanım gereği imalatçı sıfatı kural olarak ürünü kendi markasıyla piyasaya süren AB’deki şirkete ait olmaktadır. Bu sonuç Türk üreticiyi rahatlatıcı görünse de ticari gerçeklik farklıdır. Markasını veren şirket uygulamada üstlendiği imalatçı yükümlülüklerini sözleşmeyle tedarikçiye yansıtmakta, teknik dosyanın hazırlanmasından uygunsuzluk halinde rücuya kadar uzanan yükü uygunluk taahhütleri ve tazmin hükümleriyle Türk üreticiye geri yüklemektedir.
Burada iki kavramın ayrımı belirleyicidir. AB’deki bir müşteriye Tüzük’e uygun teslim taahhüdünde bulunulması, taahhüdü veren şirketi Tüzük anlamında imalatçı yapmamaktadır. İmalatçı sıfatı yalnızca Tüzük’ün 3., 17. ve 18. maddelerinde belirlenen hallerde doğmaktadır. Ne var ki bu taahhüt, imalatçı sıfatından bağımsız olarak ağır bir sözleşmesel sorumluluğun kaynağıdır. Türk hukukuna tabi olan ve Tüzük’e uygunluğun açıkça üstlenildiği bir satımda uygunsuzluk, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 219. maddesi anlamında vaat edilen niteliğin bulunmaması olarak satıcının ayıp sorumluluğunu doğuracaktır. Uluslararası satımlarda ise CISG’nin uygunluk ve ihbar rejimi devreye girebilmektedir. Taraflar tacir olduğunda 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu‘nun 23. maddesinde öngörülen kısa ihbar sürelerinin kabul testleriyle uyumlu hale getirilmesi de alıcı için ayrıca önem taşımaktadır.
Sahada değişiklik yapan servis ve entegrasyon şirketlerinin konumu, Tüzük’ün açıkça çözmediği bir sorunu gündeme getirmektedir. 18. madde esaslı değişikliği yapan kişiyi imalatçı saymakta, ancak değişikliği sipariş eden makine sahibi ile değişikliği fiilen uygulayan yüklenici arasında bu sıfatın kime ait olacağını belirlememektedir. Bu boşluk iki farklı yoruma elverişlidir. İlk yorum, imalatçı tanımında makineyi tasarlatan veya imal ettiren kişiye de yer verilmesinden hareketle değişikliği sipariş eden makine sahibini imalatçı kabul etmektedir. İkinci yorum ise maddenin lafzına dayanarak değişikliği fiilen gerçekleştiren yükleniciyi esas almaktadır.
Kanaatimizce belirleyici ölçüt, değişikliğin güvenlik konseptini tasarlayan ve risk değerlendirmesini yapan tarafın kim olduğudur. Yalnızca makine sahibinin hazırladığı projeyi uygulayan bir yüklenicinin imalatçı sayılması Tüzük’ün amacıyla bağdaşmayacaktır. Bununla birlikte bu konuda henüz yerleşik bir uygulama oluşmadığından, AB’deki bir tesiste değişiklik hizmeti sunan Türk şirketlerinin güvenlik konseptini kimin tasarlayacağını, risk değerlendirmesini kimin yapacağını ve uygunluk beyanını kimin düzenleyeceğini sözleşmede açıkça belirlemesi kaçınılmazdır. Sözleşme Tüzük’ün öngördüğü sıfatı tek başına değiştiremese de bu sıfatın dayandığı olguları belirleyerek ileride doğacak tartışmayı sınırlandırmaktadır.
V. İmalatçı Sıfatının Sorumluluk Boyutu
İmalatçı sıfatı, Tüzük’ün 10. maddesindeki yükümlülükleri beraberinde getirmektedir. Uygunluk değerlendirmesinin yapılması, teknik dosyanın hazırlanması, AB uygunluk beyanının düzenlenmesi ve CE işaretinin iliştirilmesi bu yükümlülüklerin başında gelmektedir. Teknik dosya ile uygunluk beyanının makinenin piyasaya arzından veya hizmete sunulmasından itibaren en az on yıl saklanması, dijital olarak sunulan kullanım talimatlarının da makinenin öngörülen ömrü boyunca ve en az on yıl erişilebilir tutulması gerekmektedir. Satın alma sırasında talep edilmesi halinde kullanım talimatlarının bir ay içinde ücretsiz olarak basılı halde sağlanması da zorunludur. İmalatçı, makinenin uygun olmadığını düşündüğü veya buna ilişkin makul bir sebep bulunduğu hallerde derhal düzeltici önlem almak, gerektiğinde makineyi piyasadan çekmek veya geri çağırmak ve risk varsa yetkili makamları gecikmeksizin bilgilendirmekle yükümlüdür. Güvenlik fonksiyonlarını makine öğrenimine dayalı, kendi kendini geliştiren davranışla yerine getiren sistemler gibi Tüzük’ün Ek I’inin A Bölümünde sayılan ürünlerde uygunluk değerlendirmesine onaylanmış kuruluşun katılımı zorunludur.
Sorumluluğun asıl ağırlığı ise tazminat hukukunda ortaya çıkmaktadır. AB’nin 2024/2853 sayılı yeni Ürün Sorumluluğu Direktifi, 9 Aralık 2026 tarihinden sonra piyasaya arz edilen veya hizmete sunulan ürünlere uygulanacaktır. Direktif’in 4. maddesi esaslı değişikliği öncelikle ürün güvenliği mevzuatındaki ölçütlere bağlamakta, 8. maddesinin 2. fıkrası ise ürünü imalatçının kontrolü dışında esaslı olarak değiştiren ve ardından piyasada bulunduran veya hizmete sunan kişiyi ürün sorumluluğu bakımından imalatçı saymaktadır. Bu bağlantı, Makine Tüzüğü’ndeki esaslı değişiklik değerlendirmesinin yalnızca idari bir uyum meselesi olmadığını, AB’de tazminat sorumluluğunun kime yöneleceğini de doğrudan belirlediğini göstermektedir.
Direktif, imalatçının kontrolü altında ürüne entegre edilen kusurlu bir bileşenin üreticisini de ürünün imalatçısıyla birlikte sorumlu tutmakta, imalatçının AB dışında yerleşik olması halinde ithalatçıyı ve yetkili temsilciyi sorumluluk zincirine dahil etmektedir. Davalının mahkemece istenen delilleri ibraz etmemesi halinde ürünün kusurlu olduğu karine olarak kabul edilmekte, güvenliğin sürdürülmesi için gerekli yazılım güncellemelerinin imalatçının kontrolündeyken sağlanmamış olması da ürünün piyasaya arz edildiği anda kusurlu olmadığı savunmasını ortadan kaldırmaktadır. AB’deki makinelere parça veya alt sistem tedarik eden Türk şirketleri için bu düzenlemenin pratik karşılığı, AB’de doğrudan davalı konumuna düşme ihtimalinin yanında nihai ürün imalatçısının yönelteceği rücu talepleridir. Rücu ilişkisinin işleyişi tedarikçi kaynaklı üretim kayıplarına ilişkin yazımızda ayrıntılı olarak ele alınmıştır.
Türk hukukunda üründen kaynaklanan zararlara ilişkin ürün sorumluluğu tazminatı 7223 sayılı Kanun’un 6. maddesinde düzenlenmektedir. İmalatçı veya ithalatçı, ürünün bir kişiye veya mala verdiği zararı gidermekle yükümlü olup zarar görenden kusur ispatı beklenmemekte, zararın ve bu zarar ile ürünün uygunsuzluğu arasındaki illiyet bağının ispatı aranmaktadır. Aynı zarardan birden fazla imalatçı veya ithalatçının sorumlu olması halinde sorumluluk müteselsildir. Zamanaşımı, zararın ve sorumlunun öğrenilmesinden itibaren üç yıl, her halde zararın doğumundan itibaren on yıldır. Maddenin 4. fıkrası, imalatçı veya ithalatçının sorumluluğunu kaldıran ya da azaltan sözleşme hükümlerini hükümsüz saymaktadır. Kanaatimizce bu hüküm zarar görene karşı sorumluluğu korumaya yöneliktir ve tedarik zincirindeki şirketlerin iç ilişkide rücu ve tazmin konusunda yapacakları düzenlemelerin geçerliliğine engel oluşturmamaktadır. Bu ayrım, aşağıda değinilen sözleşme tasarımının hukuki zeminini oluşturmaktadır.
Hattı işleten şirketin kendi çalışanlarına karşı sorumluluğu ise ayrı bir zeminde, TBK’nın 417. maddesi ve 6331 sayılı Kanun çerçevesinde değerlendirilmektedir. Değişikliğin ardından risk değerlendirmesinin yenilenmemiş ve ekipmanın kontrolünün yaptırılmamış olması, bir iş kazasında hem işverenin kusur oranının belirlenmesinde hem de değişiklik kararını veren yöneticilerin taksirli suçlardan doğan sorumluluğunun değerlendirilmesinde belirleyici bir olgu olarak öne çıkmaktadır.
VI. Sözleşmelerde Risk Dağılımı
İmalatçı sıfatının hangi işlemlerle el değiştirebileceği belirlendikten sonra asıl koruma sözleşme aşamasında kurulmaktadır. Makine alım, hat entegrasyonu, bakım ve distribütörlük sözleşmelerinin Tüzük ışığında yeniden ele alınmasında beş konu öne çıkmaktadır.
Bunlardan ilki ve uygulamada en az başvurulanı, öngörülmüş değişiklik çerçevesidir. Esaslı değişiklik tanımı yalnızca imalatçının öngörmediği veya planlamadığı değişiklikleri kapsadığından, alıcının ileride ihtiyaç duyabileceği hız aralıklarının, kapasite artışlarının, ilave modüllerin ve yazılım güncellemelerinin imalatçının risk değerlendirmesine ve kullanım talimatlarına önceden dahil edilmesi mümkündür. Bu çerçeve içindeki değişiklikler kural olarak imalatçının sorumluluk alanında kalacak ve alıcı ileride beklenmedik bir imalatçı sıfatıyla karşılaşmayacaktır. Bunun için en uygun an, alıcının pazarlık gücünün en yüksek olduğu satın alma aşamasıdır.
İkinci konu yazılımdır. Güvenlikle ilgili yazılım güncellemelerinin kim tarafından, hangi süreyle ve hangi bedelle sağlanacağının, alıcının hangi parametreleri değiştirebileceğinin ve imalatçı onayı olmadan yapılan müdahalelerin sonuçlarının açıkça düzenlenmesi gerekmektedir. Yeni Ürün Sorumluluğu Direktifi’nin güncelleme eksikliğine bağladığı sonuç dikkate alındığında, güncelleme yükümlülüğünün süresi imalatçı için de bir risk yönetimi meselesi haline gelmektedir.
Üçüncü konu entegrasyondur. Birden fazla tedarikçinin yer aldığı projelerde sözleşmenin üç hususu açıkça düzenlemesi gerekmektedir. Hattın bütünü bakımından imalatçı sıfatını kimin üstleneceği, kısmen tamamlanmış makineler için montaj beyanı ve talimatlarının hangi aşamada teslim edileceği ve nihai uygunluk değerlendirmesini kimin yapacağı belirlenmediği sürece, hat devreye alındığında oluşan boşluk işletmenin üzerinde kalmaktadır.
Dördüncü konu rol tanımıdır. AB’deki müşterinin markasıyla yapılan satışlarda imalatçı, ithalatçı ve yetkili temsilci rollerinin kime ait olduğunun, piyasa gözetim makamlarıyla yazışmaların kim tarafından yürütüleceğinin ve geri çağırma maliyetlerinin nasıl paylaşılacağının açıkça belirlenmesi gerekmektedir. Sahada değişiklik hizmeti verilen projelerde ise güvenlik konseptinin ve risk değerlendirmesinin hangi tarafça üstlenileceğinin yazılı olarak kararlaştırılması, yukarıda değinilen yorum belirsizliğinin pratik çözümüdür.
Beşinci konu iç ilişkide sorumluluğun paylaşımıdır. Zarar görene karşı sorumluluk sözleşmeyle sınırlandırılamasa da tarafların kendi aralarında tazmin, rücu, sorumluluk üst sınırı ve sigorta yükümlülüklerini kararlaştırması mümkündür. Bu serbestinin sınırını, ağır kusurdan sorumsuzluk anlaşmalarını kesin olarak hükümsüz sayan TBK’nın 115. maddesi gibi emredici hükümler çizmektedir. Tazmin ve rücu hükümlerinin sözleşmeler hukuku ile ürün mevzuatı birlikte gözetilerek kurulması, ileride doğacak uyuşmazlığın kapsamını önemli ölçüde daraltmaktadır.
Sonuç
Makine Tüzüğü, sanayi şirketlerine yöneltilen soruyu değiştirmektedir. Bugüne kadar sorulan soru makinenin uygun olup olmadığıydı. 2027 sonrasında asıl soru, yapılan bir yatırımın veya değişikliğin ardından makinenin imalatçısının kim olduğudur. Hattın hızlandırılması, yeni bir ünite eklenmesi, farklı ekipmanların birleştirilmesi ve başka bir şirketin markasıyla satış gibi olağan görülen işlemler, bu sorunun cevabını çoğu zaman fark edilmeden değiştirebilmektedir.
AB’ye ihracat yapan üreticiler ile AB’de hat kuran entegratörler için bu yeni rejim 20 Ocak 2027 tarihinden itibaren doğrudan uygulanacaktır. Türkiye’deki fabrikalarda ise ulusal uyum düzenlemesi beklenirken, mevcut Yönetmelik yeni hat kurulumlarında imalatçı yükümlülüklerini, iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı da mevcut hatlardaki değişikliklerde işverenin ağırlaşmış özen yükümlülüğünü gündeme getirmektedir. Her iki durumda da en etkili korunma, değişiklik kararlarının teknik ekiplerle birlikte hukuki bir ön değerlendirmeden geçirildiği bir iç prosedür ile imalatçı sıfatının dayandığı rolleri ve sorumluluğu açıkça dağıtan sözleşmelerdir.
Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması örneğinde de görüldüğü üzere AB’nin ürün ve ticaret mevzuatı, Türk sanayicisinin AB pazarındaki konumunu artık yalnızca fiyat ve kalite üzerinden değil, hukuki uyum kapasitesi üzerinden de belirlemektedir. Çetin Avukatlık Ofisi, sanayi şirketlerine bu süreçte değişiklik yönetimi prosedürlerinin kurulması, tedarik ve entegrasyon sözleşmelerinin hazırlanması ve sorumluluk uyuşmazlıklarının yönetimi konularında uyum ve kurumsal hukuk alanlarında destek sunmaktadır.
